Öncelikle kendiniz de kısa süre öncesine kadar bir genç oftalmolog olan bir hocamız olarak bize kendinizi kısaca tanıtır mısınız? Ne zaman, hangi fakültelerden mezun oldunuz?

Tabi ki, 1980 Ankara doğumluyum. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden 2004 yılında birincilikle mezun oldum ve aynı yıl Dokuz Eylül Üniversitesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı’nda ihtisasa başladım, 2010 yılında uzmanlığımı aldım. 2010-2014 arası devlet hizmeti yükümlülüğümü tamamladım ve bir süre devlet hastanesinde çalışmamın ardından 2014 yılında Ege Üniversitesi’nde öğretim görevlisi uzman doktor olarak çalışmaya başladım. Oftalmoloji alanında doçentliğimi 2020 yılında aldım ve halen Ege Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görevime devam etmekteyim.

Limbal kök hücrelerle ilgili çalışmalarınıza nasıl başladınız ve nasıl devam ettiniz?

İlk olarak henüz asistanlığa yeni başladığım dönemde, 2004 yılında, tez hocam Prof. Dr. İsmet Durak’a akademik çalışma isteğimden bahsettim ve tez çalışmasının bu anlamda önem taşıyan bir konuda uzun soluklu bir çalışma olmasını istediğimi paylaştım. Aynı yıl limbal kök hücrelerle ilgili bir çalışma yapmak istediğinden bahseden hocam, bu konuyu tez olarak hazırlamamı önerdi. Bir Üniversite Bilimsel Araştırma Projesi (BAP) kapsamında çalışmaya başlamamızla beraber maalesef ki Türkiye’de multidisipliner çalışma yapmanın aslında ne kadar da zor olduğunu da deneyimleme fırsatım oldu. Dört yılı geçen sürede konuyla ilgili belirgin bir ilerleme kaydedememiş olmamız ve çalışma konumuza da devam etmek istememiz doğrultusunda konuyla ilgili önemli çalışmaları bulunan Prof. Dr. Jose Mario Wolosin’in laboratuvarında çalışmak için başvurmaya karar verdik. Kabul almamın ardından TÜBİTAK 2214 araştırma bursu ile yaklaşık 7 ay süre ile Amerika’da Mount Sinai Hastanesi’nde Oftalmoloji departmanı bünyesindeki “Oküler Yüzey Araştırma Laboratuvarında” çalıştım. Bu süre zarfında, hücre kültürü ve limbal kök hücrelerin karakterizasyonu konusunda deneyim kazanma fırsatım oldu, bu sayede Türkiye’ye dönüşte önce kendi uzmanlık tezimi tamamladım ve akabinde de deneysel limbal kök hücre yetmezliği modelinde kültüre edilmiş limbal hücre naklinin sonuçlarını araştırdığımız bir TÜBİTAK 1001 projesini başlattık. Bu projenin tamamlanmasının ardından 2015-2018 yılları arasında, TÜBİTAK 1005 programı kapsamında prospektif bir klinik çalışma olarak, tek taraflı limbal yetmezliği olan olgularda kültüre edilmiş limbal kök hücre nakli çalışmasını tamamladık. Geliştirdiğimiz bu hücresel tedavi ürününü ticarileştirmek adına, 2020 yılında, Doktoralı biyomühendis Mehmet Gürdal ile TÜBİTAK 1512 Girişimcilik Destek Programı kapsamında “Limbustem” isimli start-up şirketimizi kurduk. Şirketimiz ve Ege üniversitesi Tıp fakültesi başhekimliği arasında imzalanan ariyet sözleşmesi sayesinde de 2021 yılında Ege Üniversitesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı içerisinde Oküler Yüzey Araştırma Laboratuvarı’nı kurarak bugün itibariyle toplam bütçesi 5 milyon TL’yi bulan ve TÜBİTAK ve TÜSEB’in içinde bulunduğu bir çok kurum tarafından desteklenen in vitro çalışmalarımızı, kendi laboratuvarımızda yürütmeye başladık.

Kültüre edilmiş limbal kök hücreler dışında Limbustem’in çalışmaları neler? Başka ne gibi ürünler üzerinde araştırmalarınız devam ediyor?

Limbal kök hücreler dışında çalıştığımız ana konulardan bir tanesi de amniyon membranın ekstrakt haline getirilmesi ve ticarileştirilmesidir.

Amniyon membran ekstraktı ile ilgili çalışmalarınız hangi aşamalardan geçti ve bugünkü durumu nedir?

Amniyon membranı yara iyileştirici, anti-inflamatuvar ve anti-skatrizan özellikleriyle tıbbi uygulamalarda sıklıkla kullanılan bir biyolojik membrandır. Oftalmoloji, klinik pratikte en çok kullanıldığı dalı oluşturmaktadır. Klinikte transplantasyonla uygulanan amniyon membranının yarı opak yapısının klinik izlemi kısıtlaması, cerrahi gerektirmesi ve kriyoprezervasyonla saklanırken içeriğindeki sitokinlerin yüksek oranda kaybı gibi dezavantajları bulunması nedeniyle amniyon membranın ekstrakt haline getirilmesi fikri ortaya çıkmıştır. Literatürde bu konuda yapılan birçok çalışma bulunmakla beraber ortak bir konsensusun oluştuğu standart bir ekstraksiyon yöntemi bulunmamaktadır. Çalışma grubumuz ile yaklaşık 5 yıldır yürüttüğümüz araştırmalar neticesinde, taze amniyon membranın gramı başına 1,5 mg protein düzeyini sabitleyecek şekilde bir ekstrakt elde etme yöntemi geliştirdik. Bu ekstraktın hayvan modelindeki korneal yara iyileşmesinde de etkinliğini gösterdik. Tüm bu çalışmalarımız Ege Üniversitesi BAP, TÜSEB ve TÜBİTAK TEYDEB programları tarafından desteklendi. Son dönemde ise iki ana çalışma konumuzu birleştirerek, ekstraktın kültürdeki limbal kök hücre oranını arttırma potansiyeline odaklanmış bulunmaktayız. Kültüre edilmiş otolog limbal kök hücre naklinin başarısı literatürde %80 düzeyinde olup bu değer, hala tedavi edilemeyen %20’lik bir hasta grubu olduğu anlamına gelmektedir. Bu hastaları tedavi etmenin yolunun, daha yüksek miktarda kök hücre içeren tedavileri ulaşılabilir kılmak olduğunu biliyoruz. Tüm dünyada, daha yüksek kök hücre oranlarına ulaşmak amaçlı çalışmalar devam etmektedir. Bizim de bu iki ana konuyu birleştirmemizdeki asıl amacımızı, kültürün ekstrakt ile zenginleştirilerek içeriğindeki kök hücre oranının arttırılmasını sağlamaktır. Hali hazırda pre-klinik çalışmalarına devam ettiğimiz bu konuda, önümüzdeki dönemde hayvan çalışmalarına başlamayı planlamaktayız

Limbustem ismini önümüzdeki günlerde daha çok duyacağız sanırım… Örneğin amniyon membran üzerine kültüre edilmiş limbal kök hücreler gibi bir ürünün ticari hale gelmesi konusunda ne gibi bir yol izliyorsunuz?

Hücresel bir tedavi ürününü ticari hale getirebilmek için, ürünün üretim aşamalarını, yasal düzenlemeler gereği mutlaka GMP (Good manufactoring practices) sertifikasına sahip bir laboratuvarda gerçekleştirmek gerekmektedir. Biz de kültüre edilmiş limbal kök hücre içeren hücresel tedavi ürünümüzü ticarileştirebilmek için TÜBİTAK Marmara Teknokent (MARTEK) bünyesinde yer alan ve Avrupa’nın ikinci en büyük hibrid laboratuvarına (hem hücre hem doku kültürü hem de bunların bankacılığının yapıldığı laboratuvarlar) sahip olan “Stembio” isimli bir anonim şirketi ile Kasım 2022 tarihinde sözleşme imzalamış bulunmaktayız. Bu sözleşme kapsamında, Sağlık bakanlığının ilgili birimlerinden gerekli izinlerin sağlanması ile ülkemizde limbal kök hücre yetmezliğine sahip hastalar için ulaşılabilir hale getirdik.

Gerçekten çok güzel, yani şu anda kişiye özel, amniyon membran üzerine kültüre edilmiş limbal kök hücreler ile hastaların limbal yetmezliklerine bir çözüm sunuyorsunuz… Peki hastalar veya hekimler size nasıl ulaşabilirler, nasıl bir yol izlemeliler?

Limbustem-Stembio iş birliğinde gerçekleştirilen bu hücresel tedavi ürünün uygulaması için, uygulama yapacak hekimler veya sağlık kuruluşları ile uygulamadan fayda sağlamak isteyen hastalar, sözleşme gereği Stembio firması ile temasa geçebilirler. Burada sadece bu ürün için çalışan bir departman oluşturuldu. Firma ile internet sitesi üzerinden temasa geçilebilir.

Son olarak en yüksek fayda hangi endikasyonlarda elde ediliyor? Bu tedavinin bir dezavantajı var mıdır?

Limbal kök hücre yetmezliğinin tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de en sık nedeni kimyasal yaralanmalar, özellikle de iş kazalarıdır. Bunların da büyük bir kısmı tek taraflı olmaktadır. Bu durumda otolog limbal kök hücrelerin kullanılabilmesi önemli bir avantajı oluşturmaktadır. Hücresel tedavi seçeneklerinin en büyük dezavantajını yüksek maliyeti oluşturmaktadır. Bu kadar donanımlı bir laboratuvara bağlı olmak, her hasta için spesifik üretim yapmak, maalesef maliyetin de tedaviye yansımasına neden olmaktadır. Örneğin Avrupa’da muadil bir ürünün fiyatı 90.000 £ olarak belirlenmiştir. Bu nedenle günümüzde tek taraflı limbal yetmezliğin tedavi algoritmasında ilk basamak olarak hem ucuz hem de kabul edilebilir başarı oranına sahip konvansiyonel limbal doku nakli veya SLET (simple limbal epithelial transplantation) önerilmektedir. Tek taraflı limbal yetmezlikte bu sözü geçen yaklaşımların başarısız olması durumunda, kültüre edilmiş limbal kök hücre nakli planlanmalıdır.  Yaralanmanın çift taraflı olması durumunda, hastanın immünsüpresif ajanları kullanıp kullanamayacağı değerlendirildikten sonra, eğer kullanılabilecekse HLA uyumlu akrabasından veya kadavradan allojenik olarak önce konvansiyonel limbal doku nakli uygulanabilmekte, bunun başarısız olduğu durumlarda ise kültüre edilmiş allojenik limbal kök hücre nakli planlanmalıdır. İmmünsüpresif kontrendikasyonu olan hastalarda ise günümüz olanakları dahilinde otolog oral mukozadan hücre/doku nakli yapmak dışında anlamlı başka seçenek bulunmamaktadır.

Kimyasal yaralanmaların ülkemizdeki sıklığını düşündüğümüzde, kültüre edilmiş limbal kök hücre naklinden fayda görmesini beklediğimiz hasta sayısı oldukça fazla sanırım…

Evet, maalesef kimyasal yaralanmalara bağlı limbal kök hücre yetmezliğinin sıklığının günümüzde 1/2000 düzeyinde olduğu kabul edilmekte olup, bu oran da örneğin oftalmoloji pratiğinde sıklıkla karşılaştığımız keratokonus hastalığı ile benzer seviyededir.

Bu hasta popülasyonuna, İngiltere gibi, iş güvenliği önlemlerinin oldukça sıkı olduğu ülkelerde bile her yıl 350 yeni kimyasal yaralanmaya bağlı limbal kök hücre yetmezliği vakası eklendiği bilinmektedir. Ülkemizde ise bilinen oranlar doğrultusunda, tahmini olarak 40000 civarı limbal kök hücre yetmezlikli hasta olduğu kabul edilirken, bu sayıya her yıl neredeyse 500 yeni vaka eklenmektedir.

Peki primer limbal kök hücre yetmezliklerinde yine başvurulabilir mi? Örneğin aniridi, keratoektodermal displaziler?

Bu sözü geçen hastalıklar klinikte bilateral olarak karşımıza çıktığı için, sistemik immünsüpresif kullanımı uygun olan hastalara, öncelikle allojenik olarak HLA uyumlu limbal doku nakli konvansiyonel yöntemle gerçekleştirilmeli, bu yöntem başarısız olduğunda kültüre edilmiş hücre nakli tedavisine başvurulmalıdır. Allojenik doku nakillerinde beklenen maksimum başarı oranı %40 düzeylerinde iken, HLA uyumlu akrabadan alınan allojenik limbal kök hücreleri kültüre edip naklettiğimizde başarı oranı %60’lara çıkmaktadır. Bunun da nedeni, stromal hücre ve doku elemanlarının hücre kültürü yapıldığında diğer antijenleri çok daha az oranda içermesi olarak kabul edilmektedir.

Peki son olarak genç arkadaşlarımıza tavsiyeleriniz nelerdir?

Tıp yarı pozitif bir bilim olduğu için kanıta dayalı tıp uygulamalarının özenle yapılması büyük önem taşımaktadır.  Genç oftalmolog arkadaşlarıma hekimliği her zaman kanıta dayalı tıp uygulamalarına dayanarak icra etmelerini, akademik çalışma isteği bulunan meslektaşlarımın da bu anlamda yüksek kanıt düzeyinde katkı oluşturacak araştırmalar üzerinde çalışmalarını planlamalarını tavsiye ederim. Bizler, göz hekimleri olarak Türkiye’de seçilmiş zekâ ve yeteneğe sahip, potansiyeli yüksek bir kesimi oluşturmaktayız bu nedenle her alanda çalışma yapma yetkinliğine ve başarısına sahip olabiliriz bunun içinse yapmamız gereken tek şey azimle yılmadan çalışmaktır.

Bu değerli sohbetiniz ve zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

Türk Oftalmoloji Derneği
LookUs & Online Makale